Şemdinli Gazisi Oktay Yıldırım’ın Mektubu Üzerine

önce vatan,bayrak,şemdinli,terör12 Mart 2006 tarihinde bir gazete köşesinde Şemdinli Gazisi Oktay Yıldırım’ın aşağıdaki mektubu yayınlanmıştır. Gazeteci Behiç Kılıç, mektuptan önce gazinin çok kısa özgeçmişinden bahsederek, Oktay Yıldırım’ın Güneydoğu’da yıllarca çarpıştığını , görev yaptığı sırada yerinden ayrılmadan saatlerce buzlu suda kalması nedeniyle donan ayaklarının kesildiğini anlatmıştır. Oktay Yıldırım ayaklarının kesilmesi üzerine malulen ordudan emekli olan şerefli bir gazi ve bir Türk evladıdır.

İşte Oktay Yıldırım adlı gazinin son olaylar üzerine vatan, millet, devlet ve Mehmetçik aleyhine medyada ahkam kesen yabancılaşmış yerlilere olayların gerçek yüzünü anlatan mektubu:

“Şemdinli’yi bileniniz var mı? Ya da hiç gitmişliğiniz?
Otuz iki virajı aşıp, Kaymakam Çeşme’nin soğuk suyunu hiç içmişliğiniz var mı?Her sabah uyandığınızda size merhaba diyen Efkâr Tepeyi, Gomane Tepeyi gezdiniz mi karış, karış?

Mayına basan aracın içinden, tam on dört metre uzağa fırlayan bir arkadaşınız oldu mu sizin? “Yenge vallahi az önce yanımda oturuyordu, şimdi dışarı çıktı” diye yalan söylediniz mi karısına? Dükkanına girip alışveriş yaptınız mı bir esnafın?

Gomane Tepe’nin zirvesinden, içinde eşinizin, çocuğunuzun bulunduğu lojmana doğru yanarak gidip evinizin duvarında patlayan RPG-7’leri izlediniz mi siz?
Ama yine de bulunduğunuz görev yerini terk etmeden, acaba öldüler mi, yaralandılar mı, diye sabaha kadar hiçbir haber alamadan beklediniz mi?

“Ben bu insanlar rahat uyusun diye buradayım, ama neden benim aileme saldırıyorlar” diye düşündünüz mü hiç.

Evinizin roketlendiği mahalleden ve hatta roketin atıldığı, makineli tüfeğin yanı başında çalıştığı evin sakinlerinden, “Vallahi biz bir şey görmedik” dediklerini duydunuz mu kulaklarınızla?
Her şeye rağmen deyip görevinize devam ettiniz mi?

O patlamalardan dolayı yıllardır psikolojik tedavi gören bir çocuğunuz veya çocuğu bu yüzden tedavi gören bir tanıdığınız oldu mu? Hiç böyle bir babanın veya annenin yüz ifadesini gördünüz mü?

Tabancanızı evinizde bırakıp “Bir şey olursa, eve girmeye çalışırlarsa gerekeni yap, son iki mermiyi de kendinize ayır, ellerine sağ geçme” diyerek her defasında eşinizle helalleşip çıktınız mı evden ya da böyle bir tanığınız oldu mu?

Sürekli telsiz anonslarını dinlediği için, ilk kurduğu cümle “Atışlar normal” olan bir çocuğunuz oldu mu sizin?

Lojmanın emniyetini sağlayan silahlı nöbetçilerin yanında mı oynadı çocuklarınız ve uzaktan dahi gelse, her silah sesinde o çocukların evlere, mevzilere nasıl koşturduğunu, koşarken düşenlerin nasıl yerlerde sürüklendiğini, nasıl hıçkırarak ağladıklarını gördünüz mü hiç?

Bunları yapmadı ve yaşamadıysanız eğer, orası hakkında bildiklerinizin hiç bir kıymeti harbiyesi yoktur efendiler.Bugün yaşanan olayların ilk olduğunu mu sanıyorsunuz?.

Sizler oturduğunuz ceylan derisi koltuklarda belki farkında değilsiniz, belki de umurunuzda değil ama orada görev yapan insanların öncelik sıralarında, ailelerinden önce vatanları geliyor, yeminleri geliyor.

İşte bu yüzden mevzilerini terk edip ailelerinin yanına koşmuyorlar.

Biz de onun için koşmadık zamanında görevimizi bırakarak. Yüreğimiz titreyerek bekledik ama, görevimizin başında, dağda, hudutta bekledik efendiler…Görevimiz bitene kadar bekledik.

Bu insanlar tüm bunlara vatanı için , üstüne el koyup yemin ettikleri bayrakları için katlanıyorlar, sizin başınızın üzerindeki ama nasıl sağlandığını dahi bilemediğiniz  egemenlik örtüsünün bekası için katlanıyorlar.

Peki onlar bu şartlar altında görev yaparken siz veya sizden öncekiler bu fedakârlıklara liyakat gösterebilmek için, geçmişte ne yaptınız?

Şimdi ne yapıyorsunuz?

– Anıtlaştırılan terörist mezarlarının hesabını mı soruyorsunuz?

– O cenaze araçlarının görevlendirme emrinde kimlerin imzasının olduğunu mu araştırdınız?

– Başbakana güç gösterisi yaparak “Uçaklardan ve validen hoşlanmadık, ayrıca dağdakilerden vazgeçmeyiz” diyenlere mi hesap sordunuz yoksa?

-Ya bütün kutsal değerlerimize söverek ayaklanan kalabalıklar…Onlara devlet’in varlığını mı hissettirdiniz?

– Roj TV muhabirlerinin nasıl olup da olaylardan 3 dakika sonra canlı yayın yaptığını mı buldunuz?

– Bir el bombasının nasıl olup ta o kadar hasar meydana getirdiğini mi, Almanya ile yapılan telefon konuşmasını mı, o kalabalığın nasıl bir anda örgütlendiğini mi, araştırdınız?

– Arabası parçalanarak yakıldıktan sonra, şerefsizce ve insafsızca dövülerek komaya sokulan uzman çavuşu mu, evi kurşunlanan polisi mi, okulunda tartaklanıp kovalanan asker çocuklarını mı, araştırdınız?

– Bütün bu eylemleri kimin planladığını ya da organizasyonu kimin veya kimlerin yaptığını mı, o gün halkı; sürüsünü idare eden bir çoban maharetiyle kimlerin idare ettiğini mi araştırdınız?

Hayır, bunların hiçbirisini yapmadınız. Siz ne yaptınız peki?

Sizin farkında bile olmadığınız değerler için orada görev yapan bir astsubay ve bir uzman çavuş bulup, sonra bütün aydıncıklar, sağduyucular, mozaikçiler, üst kimliği, yan kimliği, alt kimliği olanlar ve hatta kimliksizler, sonra dalkavuklar, sendikacılar, Susurluk paranoidleri, Soroscular, hülasa ne idüğü belirsiz, ne kadar adam varsa etrafınızda, bila istisna topunuz bir koro nizamında toplanıp, koroyu kimin yönettiğine bile bakmadan -ki ben bundan emin değilim- “Vurun Kahpeye” konseri verdiniz.

Yanlış şarkıyı çalıyordunuz ama çaldınız. Sesler, akortlar, notalar hep bozuktu ama yinede çaldınız, orkestra şefi, “müzik” demişti nasılsa.

Şimdi yapılan araştırmalar neticesinde şu anda bile kuvvetle muhtemel olan sonuç çıkarsa ki bu sonuç, olayların altından terör örgütü ve onunla beraber bazı gizli servislerin çıkmasından doğacak sonuçtur, o vakit ne yapacaksınız?

Allanıp pullanıp önüne çıkarak tek, tek arzı endam ettiğiniz o basına(!) bu defa ne söyleyeceksiniz? Acaba yapacağınız hangi açıklama ile durumu kurtarmaya çalışacaksınız?
Bir açıklamanız var mı efendiler?
daha doğrusu bir B planınız var mı?
Ama bana sorarsanız, sizin minik kafalarınızı böyle şeylere yormanıza gerek de yok zaten.Zira sizin adınıza orkestra şefi düşünür; besteler, önünüze koyar ve size de yine icra-i sanat etmek kalır ki bu, yani başkalarının bestelerini okumak zaten sizin en iyi yaptığınız şey değil midir? Ne demişler gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım.

Yapın efendiler; vazifenizi yapın, hem de gözünüz kapalı yapın. Açarsanız gözünüzü belki Türk Bayrağına sarılı tabutları görürsünüz, ağlayan ailelerini, yetim çocuklarını görürsünüz de vicdanınız depreşir, vazifeniz yarım kalır. Sonra ne der Avrupalı, Amerikalı, değil mi?

Hatta bakın ne diyeceğim; asın gitsin o astsubayla uzman çavuşu, Şemdinli’yi, Yüksekova’yı, Hakkâri’yi de belediye başkanlarına teslim edin. Seçilmiştir nihayet atanmış değil. Öyle Vali’ye filan da gerek yok canım, boşa zahmet. Tayin et, beğenmediler değiştir, ne lüzum var efendim.Bir belediye başkanı ile ulemadan bir zat-ı muhterem yeter de artar bile.

Değil mi ki ateş düştüğü yeri yakar.Ateş sizin yüreğinize mi düştü sanki? Bölen bölsün, satan satsın, Avşar’ı da ayırsınlar, Yörüğü de ayırsınlar, Dadaşı da, sarışını da, esmeri de.Şehirleri, köyleri, mahalleleri hatta ev ev ayırsınlar Türk Milletini, size ne gam efendiler.

Siz fotoğraf çekmeye devam edin. Fakat unutmayın ki birgün sizin de bir fotoğrafınızı çeken çıkar elbet. Ama o fotoğraf hangi salonlarda, nasıl teşhi edilir bilemem. Malum yay yaşlı tarih; fotoğrafları çeklilip, tozlu sayfalarında bir yerlere asılmış liderlerin, fotoğrafları ile doludur.
27 Kasım 2005. Oktay YILDIRIM”

 

Bu ülke bugün hala dimdik ayaktaysa ülkenin kurşununu da yemeyi de ekmeğini yemek kadar doğal sayan Oktay YILDIRIM gibiler sayesindedir. Ülkeyi yönetenler vatanı damar damar, lif lif ayrıştırmaya çalışanlara her türlü kolaylığı gösterirken Mehmetçik dağlarda vatanın bir ve bütün tutma mücadelesini can pahasına sağlamaya çalışmaktadır. Teröre sözde karşı çıkanlar, gerçekte yaptıkları yasal düzenlemelerle neredeyse terörle mücadeleyi imkansız kılmıştırlar. Yapılan düzenlemeler bölücü ve yıkıcıları hem suçlu hem de güçlü hale getirmiştir. Vatanın bütünlüğüne kast eden bölücü ve yıkıcı terör, büyük gafletler sonucu olayların gerçek nedeni olmaktan çıkarılmış, meydana gelen olayların nedeni olarak  “derin devlet” ve devlet içinde örgütlenmiş birtakım hayli gruplar gösterilmeye başlanmıştır. Birtakım devlet yetkilisi adeta “ucu nereye dokunursa dokunsun, sonuna kadar üstüne gideceğiz” diyerek dolaylı bir biçimde olaylardan güvenlik güçlerini sorumlu gösterme gayreti içine girmişlerdir. Böylece ucu Kandil Dağına, oradan Barzani’ye, Mossad’a ve Brüksel’e uzanan ihanet büyük bir ustalıkla gözden saklanmaya çalışılmaktadır.

Türkiye AB’nin mevzuatına uyacağız diye diye mevcuttan olacak bir duruma gelmiştir.

Elbette Oktay YILDIRIM, bu mektubu durup dururken yazmamış. Bölgede meydana gelen vahim ve trajik olaylardan daha vahimi birtakım yetkililerin gaflet ve ihanet gibi tavırları üzerine kaleme alınmıştır. Manzara hiç de iç açıcı değildir hatta gittikçe vahim bir hal almaktadır. Olaylar Türkiye Cumhuriyetini bölmek, parçalamak ve yıkmak için tepeden tırnağa silahlanmış PKK’lı teröristlerden ondördünün Mehmetçik ile girdiği çatışmada ölmesi üzerine başlıyor.

Eli silahlı hem de kanlı bu teröristlerin cenazeleri toprağa verilirken Nevruz ile yeterince başarılamayan yakma, yıkma ve isyan bu vesileyle başarılmaya çalışılıyor. Önüne çıkan ne varsa günlerdir kah Diyarbakır kah da Batman’da “Türkiye Cumhuriyeti devletinin malıdır” diye yakılıp yıkılıyor. Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre kurulmuş bir siyasi parti doğrudan doğruya bu olayları yönlendiriyor. “Roj” adlı televizyon planlıyor, Hakkari ve Diyarbakır Belediye Başkanları ise ellerinden gelen her türlü destek ve korumayla bu sefil öfkeyi yönlendirmekle kalmıyor adeta kışkırtıyorlar. ABD, Danimarka, Almanya, Fransa, Belçika ve Hollanda ise Türkiye’nin bölücü terörle meşgul olması için elinden geleni arkasına koymuyor. Bölge gazeteci, misyoner, casus ve etki ajanı kaynıyor.
Birilerinin yutturmaya çalıştığı gibi bölücü teröristler insan hakları ve demokrasi için dağa çıkmamışlardı. Öldürmek,dehşet ve vahşet yaratarak halkı sindirip, devlet otoritesine meydan okuyarak halkı arkalarına almak temel görevleridir. İtiraf etmek gerekir ki bunu da gayet iyi başarmaktadırlar.
Silahlı bölücüler sivil bölücülerden büyük destek  görmektedir. Siirt’in DTP İl Başkanı şanlı Türk Ordusuna  meydan okuyabiliyor! Diyarbakır Belediye Başkanı resmen teröristleri sahipleniyor. Yetkililer seyrediyor.
Bölücülük ideolojisine sahip sözde birtakım yetkililerin görevlerinin gereğini yerine getirmemekle terör örgütünün sokaklara hakim olmasını sağlamışlardır. Olayları çözümleme yeteneğinden mahrum, özürlü siyasi irade yüzünden kepenk kapatmayan esnafın, malı ve canı talan edilmiştir. Kendi eseri olan terörü sözde sona erdirmek için birtakım belediye yetkilileri kar maskeli yıkıcı ve terörist gruplarla öpüşerek görüşüyor. Diyarbakır Belediye Başkanı her satırı ibret olan şu tür laflar ediyor; ” Bu çağrımız yerini buldu. Dün partimiz üyeleri ve alt kademe belediye başkanları gece dolaşarak halkı sağduyulu olmaya davet ettiler. Bu olayların önlenmesi için güvenlik güçlerinin karakollara, halkın ise evlerine çekilmesi çağrısını yineliyoruz.”
Diyarbakır Belediye Başkanının bir süre önce Brüksel’e ve ondan sonra da ABD’ye gitmiş olması akla, bu stratejinin bu malum merkezlerle yapılan görüşmeler sırasında kotarılmış olabileceğini getiriyor.
Bu ülkenin Kara Kuvvetleri Komutanı ” Filistin tarzı intifada eylemleri yapacak” diye uyaralı neredeyse üç ay oldu. Yetkililer ikazları kös kös dinleyerek geçirdiler. Buna karşın birileri “Kürtlerin de kırmızı çizgileri ar” deme cüretini göstermiştir.
Son zamanlarda Türkiye’de terörle mücadele edilecek yerde terörle mücadele eden insanların azmini, kararlılığını ve moralini bozacak ne varsa o yapılmıştır: Önce terörle mücadelenin yasal zemini ortadan kaldırılmıştır. Yıkıcı, bölücü ve devlet düşmanlarına karşı mücadele edenler “Derin Devlet” olarak suçlanarak milli motivasyon yok edilmiştir. İktidar yetkilileri AB’nin sömürge müfettişi edalı adamlarına demokrat görünmek için bölücü meydan okumaları önleyecek yerde bölücülük ve yıkıcılığı seyrederek geçiştirmektedirler. PKK’ya övgüler düzen belediye başkanları babalar gibi görevinin başında tutulmaktadır. Esnafı kepenk kapatmaya davet eden, zorlayan, çocukların okullara gitmesini önleyen insanların açıkça beyanlar vermesine  müsaade etmiştir.
Demek ki, mesele “Kürt kimliğini tanıyorum”, “Kürtçe yayın yapıyorum”, “bölücülüğü suç olmaktan çıkarıyorum”, “insan hakları ve demokrasi adına onlarca adım atıyorum” ile halledilecek bir mesele değildir. Yine mesele “kardeşlik”, “barış”, “birlikte bir arada yaşamak”, “etle tırnak” edebiyatı yapmak meselesi de değildir. Hele hele mesele “kuzunun kurda teslim” edilmesi meselesi hiç değildir. Terörü Bay Baydemir’e ihale ederek çözemezsiniz. Terörle mücadelenin birinci kuralı devleti ve otoritesini egemen kılmaktan geçmektedir. Rica, minnet, yalar/yakar ve zafiyet görüntüleriyle devlet otoritesi sağlanamaz.
Türkiye’den açıkça toprak talep edilmektedir. Kültürel ya da demokratik haklar bu talebin makul kılıfıdır. Açıkça Türkiye Cumhuriyeti bölünmek isteniyor. Onun için de saldırı doğrudan doğruya devlet simgelerine karşı yapılmaktadır. Devlet örgütlenmiş siyasi otoriteden başka bir şey değildir ve bölücüler de her yolu deneyerek devlet otoritesini kırmaya çalışmaktadır.
İktidar biran önce kendine gelmelidir. Valiler ve emniyet güçleri devlet olmanın gereği neyse ona göre davranmalıdır. Otoriteye meydan okuyan bu kuralsız şiddeti (terörü) kökünden yok etmelidir. Hiç kimsenin devletten taviz vermek gibi bir imtiyazı olamaz.